| Devletin
yalnız hükümdar ve âilesinden ibaret sayıldığı topluluklarda siyâsî hürriyet ve
çalışma serbestliğini düşünmek güçtür. Devlet idaresi ve ülke anlayışında
idareci-halk iş birliği olan siyâsî teşekküllerde ise durum başkadır. Eski Türk
topluluğunda da insanın ferdî hukuk ile donatılmış ve iktisaden esir olmayan bir
hayat düzeninde bulunduğu anlaşılmaktadır. Bunun tarihî vesikalarla ortaya konması
mümkündür. Önce, âilede hususî mülkiyet mevcut idi. Bozkır Türk devletinde arazi
üzerinde de hususî mülkiyet geçerli idi.
(Asya Hunları’nda, Gök-Türkler’de,Uygurlar’da vb.).
Hususî mülkiyet kişi haklarının
ve hürriyetin teminatıdır. 10. asır Bulgarları’nda fertler kendi arazilerinden elde
ettikleri mahsulden hükümdâra bile bir şey vermeyebiliyorlardı. Hazar hâkanı ve
idarecileri teb’anın mülküne el uzatamazlardı. Oğuzlar’da “bey”ler, han’ın
bazı aşırı davranışları karşısında seslerini yükseltirlerdi. Avrupa Hunları’nda Atillâ’nın başkentinde
bir Bizanslı, Bizansta insanın baskı altında tutulmasına ve kanunların
yürümemesine karşılık, kendisinin Hun memleketinde hür olduğunu ve korkusuz
yaşadığını söylemişti. Çin’deki köleler, hürriyet ülkesi olan Asya Hun
topraklarına kaçıyorlardı. Bozkır Türk toplumunda öyle bir hürriyet havası vardı
ki, en küçük bir âile bile başlı-başına bir “il” sayılabilirdi. Bu durum
bazan sosyal yapının daha yüksek kademelerinde gözleniyordu. Meselâ 8 boy halinde
Don-Aşağı Tuna nehirleri arasında yayılan Peçenekler’de “kabilelerin durumu o
kadar müstakil idi ki, “kavim beraber yaşadığı, beraber savaştığı, yâni tam
bir birlik teşkil ettikleri hâlde bir merkezî iktidar mevcut değildi”. 12. asır
Kıpçakları’nda da durum böyle idi.
Türk boylarındaki bu
karakteristik durum eski Türk İl’inde siyasî birliği meydana getiren
boyların-türlü sebepler yüzünden birbirlerinden kolayca ayrılmalarına ve aynı
bölgede veya başka bir yerde yeni bir İl teşkil etmek üzere tekrar toplanabilmelerine
imkân vermekte idi (eski Türk siyasî kuruluşlarında boy sayısını ifade eden ve
zaman zaman değişen rakamlar bunu gösterir). Boyda yalnız otlak ve yaylaklar ortak
mülkiyette idi. Bu tip arazi devlet malı olduğu için, buralardan faydalanan at, koyun
ve sığır sürülerinin sahiplerinden tahsil edilen belirli ölçüdeki vergiler yolu
ile İl’in mâlî ve askerî ihtiyaçları karşılanıyordu. Göçlerde âilelerin ve
fertlerin kendilerine âit sürülerini ve taşınabilir mallarını beraberlerinde
götürebilmeleri ve istedikleri gibi tasarruf etmeleri onlardaki hürriyet duygusunu ve
serbest hareket etme eğilimini daima canlı tutmakta idi. Bu hal ise, eski Türk
devletlerinde, tabiatiyle, köleliği ve bazı kesimler için “imtiyazlılık”
durumunu önlüyor, ayrıca Bozkır kültürünün ekonomik özelliği de, adalet,
eşitlik ve insana saygı prensiplerinin gelişmesine yardım ediyordu.
Kölelik Konusu
Eski çağlarda, yaşamak için
ihtiyaç olan “çalışma, çekme ve taşıma gücü”nü insanlar, ancak kendi
aralarındaki daha zayıf, daha az becerikli fertlerin kol kuvvetinden faydalanma yolu ile
sağlayabiliyorlardı. “Asalak” kültürde ve “köylü” (yerleşik) kültürde
başkaca çare yoktu. İktisaden “besicilik”e dayanan Bozkır kültüründe ise bu
ihtiyacı, başta en yüksek kas (adele) kuvvetine sahip at olmak üzere, hayvan gücü
karşılıyordu. Orman kavimlerinde ve yerleşik topluluklarda hâkimiyeti ele geçiren
gruplar, toplumda her hangi bir mülk ve hiçbir siyasî hak tanımamak suretiyle,
sınıf, kast cenderesine aldıkları mahkûm kesimlerin (Moğollar’da çeşitli neviden
köleler, İslavlar arasında yaygın köle ticareti, Çin’de enselerine boyunduruk
vurularak tarlalarda çalıştırılanlar, Eski Yunanda Aristoteles’in “ehli hayvan”
ve “canlı âlet” dediği ve doğrudan doğruya “mülk” sayılan köle insanlar,
Mısır’da Hind’de ve Roma’da köle kütleleri) mevcudiyetini öyle devam ettirmek
maksadı ile, asırlar boyunca, türlü tedbirlere baş vururlarken, insanın kol (adele)
gücüne müracaat zarureti duyulmayan Bozkır kültüründe hususî mülkiyet ve hür
çalışma esasında gelişen sosyal gelenekler, zamanla, töre hükümleri hâlinde
kesinlik kazanmıştır.
- Devamı Var
|