Türk siyasi
kuruluşlarında görülen ikili teşkilat, “çifte kırallık” diye anılan bir
görüşün ortaya atılmasına sebep olmuştur. İddiaya göre bölüm başkanlarının
hareket serbestliklerine sahip bulundukları, “bir birbirine paralel hükümet icra eden
iki hükümdar” olarak ayrı ayrı iktidarı temsil ettikleri bu sistem, aslında,
irsî, dinî ve sosyal köklere dayanmakta ve yalnız Türk “göçebelerine” mahsus
olmayıp, Kırgızlar, Moğollar, Urallar, Tibetliler, Orta Afrika ve Okyanusya kabileleri
arasında da görülmektedir, ancak Türkler’de bu devlet nizamı sayesinde yükselmek
gibi bir seçkinlik kazanmış bulunmaktadır.
İlk bakışta çok
cazip gelen bu görüş, hiç olmazsa Türk devlet anlayışı ve âmme (kamu) hukuku
bakımından şüphesiz tam gerçeği ifade etmemektedir. Çünkü Türkler’de
hâkimiyette bir “parelellik” değil, mutlaka bir tarafın üstünlüğü bahis
konusudur. Nazarî bile olsa bu husus hâkanlık alâmeti ile belirlenmektedir. Meselâ Gök-Türkler’de altın kurt başlı sancak
daima doğu kolunun hükümdarında bulunur, onun sarayının veya otağının önünde
dalgalanırdı.
Çin imparatoru, 581
yılında, Gök-Türk hakanlığının batı kolunu doğudan ayırmak istediği zaman
oradaki Tardu’ya bir altın kurt başlı sancak göndererek, onu Gök-Türkler’in
“hâkan”ı olarak selamladığını bildirmişti. Bu durum diğer Türk devletleri
için de böyle idi. Meselâ, Asya Hun Tan-hu’su
Mete’nin yanında onunla denk iktidarda başka bir şahıs düşünmek ve Batıda Atilla
gibi bir devlet adamının iktidarına ortak birisini tasavvur etmek güçtür.
Diğer taraftan,
Türkler’de hükümranlık hakkını karizmatik vasfı da buna mânidir. Bu yönden
Hazarlar’da, hemen hiçbir sorumluluğu ve icra yetkisi olmayan hâkan’ın yanında,
fiili hûkümdar durumundaki “Bey” veya “Şad” son derece de dikkat çekicidir.
Aranan nokta sadece “hüküm sürmek” değil, fakat daha da mühim olarak, bir
“meşrûiyet” meselesi olduğuna göre, birden fazla şahsın aynı devlet idaresinde
ve aynı kudrette Tanrı bağışı (kut) ile donatılmış kabûl edilmesi müşküldür.
Hâkan yanında
yabgu (Gök-Türkleri’de) her bakımdan bir yardımcı, yine hâkan yanında “bey” (Hazarlar’da), “Kündü” yanında “yula” (Macarlar’da) yabgu yanında “Kül-Erkin” (Oğuzlar’da), hükümdarın
namına bir icracı durumundadır. Ve esasen Türk siyâsî teşekküllerinde bunların
veya “tâbi” bölüm idarecilerinin veya kanat kırallarının, devlete karşı
isyanı göze alamadığı müddetce herhangi bir iddiada bulunduğu görülemez.
Karizma’nın
babadan oğullara intikal ettiği inancı dolayısıyla, hükümdarın ölümünden sonra
evlâtları arasında meydana gelen taht mücadelelerinde ise, içlerinden biri tam
başarıya ulaşamadığı takdirde, devlet parçalanmakta, iki veya daha fazla müstakil
sahaya ayrılmakta, yeni devletler doğmaktadır (Hunlar’da, Bulgarlar’da,
Göktürkler’de, Tabgaçlar’da, Türgişler’de hattâ Kara-Hanlılar’da olduğu
gibi).
O hâlde Türk âmme (kamu) hukuku
hükümranlık hakkının paylaşılmasını tanımamaktadır. Buna göre de devletin
oldukça merkeziyetçi bir karakter taşıması lâzım gelir. Türk devletinin
idaresindeki genel tutum da bunu teyid eder mâhiyettedir.
Attila geniş
ülkesinin doğusundan Urallar’a kadar olan kısmını oğlu İlek’in idaresine
vermişti. 630’dan önce Gök-Türk imparatorluğunun batı kanadı olan Hazar ülkesi
Aşına âilesinden bir prensin idaresinde idi. Karluk yabguları Aşına âilesine
bağlanmaktadır. Uygur, Türgiş, Oğuz Yabgu devleti gibi nisbeten küçük siyasi
teşekküller de şüphesiz aynı tarzda idare edilmekte idi. Mesela Uygur hâkanı
Moyen-çur, henüz “Tegin” iken Oğuzlar’ın başında bulunuyordu.
İl-hâkanlık
(imparatorluk)’larda durum biraz farklı idi. Çünkü devlete “tâbi” olan birçok
ülkeler kendi iç işlerinde serbest idiler. Meselâ Asya Hun imparatorluğunda M.Ö.176
yılında bu durumda olanların sayısı 26 idi. Attila zamanında Batı Hun idaresine
“tâbi” Germen, İranlı, Fin-Ugor ve Islav toplulukların yekunu ise 25’in
üstünde idi. Yabancılar her halde bütün imparatorlukta (Vassal) devletler hâlinde
idiler. Merkeze bağlılıklar ise hâriçte temsilci bulundurmamak, dış
münasebetlerini Türk devletleri aracılığı ile yapmak, belirli vergi ödemek ve
gerektiğinde askerî destek sağlamaktan ibaretti. Campus Mauriacus savaşında
Attila’nın 200 bin kişiyi aşan ordusunda bu “vassal”ların, Türk usulü seri
harekete elverişli olmayan yaya destek kuvvetleri asıl Hun ordusundan çok fazla idi.
Türk devletine
ancak hükümdarları, kıralları, şefleri vasıtasiyle bağlı olan bu gibi ülkeler,
Türk devleti yıkıldığı zamanlarda, kendi kavmî bünyelerinden bir şey
kaybetmeksizin tekrar ortaya çıkıyorlardı.
|