Bozkırlar
sahasındaki dini inanışların Şamanlığa bağlanması adet haline gelmiştir. Eski
Türk inancının Şamanlık olduğu kanaati 19. asrın 2. yarısında Orta Asya Türkleri
arasında yapılan araştırmalar neticesinde iyice yerleşmiştir. Gerçekten de bilhassa
Yakutlar’la Altaylar daha uzun zamandan beri bu inanca bağlı görünmektedir. Ancak
buralarda dünyanın ve insanın
yaratılışı ile ilgili rivayetlerden hiç biri Türkler’in kendi düşünce
mahsulleri olmayıp, çeşitli dinlerden gelen tesirlerin bir birlerine karışmasından
meydana gelmiş bir tasavvurlar örgüsüdür. Mesela rivayetlerde zikredilen has isimler,
birkaçı dışında, hepsi yabancıdır. Kuday, Kurbustan, Körmüs, Maytere,
Mangdaşire, Burkan, Matmas vb. Adem-Havva ve yasak meyve hikayesini andıran motifler,
bazı tabirler (mesl. Tamu=cehennem), kıyamet, tufan rivayetleri de hep böyledir.
Uzmanlarınca belirtildiği üzere, bu Orta Asya dinî gelenekleri başta Budizm olmak
üzere Hind, İran, Yunan, Yahudî efsaneleri ile, belki eski Türk nitelemelerinden
bazıları kırıntıların da katıldığı, Moğol devrinde peydahlanan bir takım
hikayelerin birbiri içine girmesinden teşekkül etmiş olduğu için bunlardan Altay,
Yakut şamanlığındaki asıl tasavvuru, yani Şaman Türk’ün dinî düşüncesini
bulup çıkarmak hemen hemen imkansız görünmektedir.
Şamanlık inancı
üzerinde en derin araştırmayı yapmış olan M. Eliade, bütün orta ve kuzey Asya
topluluklarında dinî faaliyetlerin hepsinde “icracı” durumunda olmadığı, birçok
törenlere, meselâ Tanrı’ya kurbanlar sunuluşunda Şamanların katılmadığı, hatta
her aile reisinin bu işi yapabildiğini, ayrıca, sıhrî dini hayat Şamanlıktan ibaret
olmadığından, her sihirbazın da “Şaman” sayılmadığını ve şamanlıkta
hastalara şifa vericilik esas unsurlardan olmakla beraber, her “tabip”in
“şaman”lıkla tanımlanamayacağını belirtmek gerekir. Böylece şamanlık bir
“vecd” hali olarak tanımlanır.
Bununla beraber,
yine dinler tarihinde ve din ontolojisinde görülen çeşitli “vecd” hallerinin hepsi
de şamanist “vecd”e dahil değildir. Şaman, her şeyden önce, kendi hususî
usulleri vasıtası ile kazandığı “vecd” hali içinde, ruhunun, göklere yükselmek
veya yer altına inmek ve oralarda gezip dolaşmak üzere, bedeninden ayrıldığını his
eden bir “trans” (aşkın) ustasıdır.
Bu esnada bir alet
durumuna düşmekten uzak, aksine kendisi ruhları hüküm altına alarak ölülerle,
şeytanlarla, cin ve perilerle irtibat kurmağa muvaffak olur. Hastalanan (ruhları
çalınan) kimselere şifa vermesi, ölülerin isteklerini yerine getirerek zararlarını
önlemesi, insanların dert ve dileklerini arz etmek üzere gökteki ve yer altındaki
tanrıların yanına giderek aracılık yapabilmesi böyle mümkün olmaktadır. Bu
hususiyetleri ile iptidaî topluluk üzerinde korku ve saygı uyandıran Şaman, “insan
ruhunun mütehassısı” olarak hak kütlesinin maneviyatına nezaret eder. Fakat
fonksiyonu, diğer umumî dinî-sıhrî itikatların temsilcileri ölçüsünde kapsamlı
değildir. Ruhun vasıtasız olarak müdahale etmediği hastalık (ruhun kaybolması),
ölüm veya talihsizlik bahis konusu olmadığı veya bir kurban töreninde her hangi bir
“vecd” tekniğinin (göğe veya yeraltına seyahat) yer almadığı hallerde
şaman’a iş düşmez (Şamanlık dünyanın her yerinde, eski çağların bütün
kavimleri ile iptidaî topluluklarda mevcut bulunmuş ve orta ve kuzey Asya Türk
ülkelerine sonradan Asya’nın güney bölgelerinden gelmiştir).
Görülüyor ki
dinden ziyade bir sihir karakteri ortaya koyan ve esasen bir bozkır inanç sistemi
olmayan Şamanlığın tarihi Türk topluluklarında görülen ve aşağıda bahis konusu
edeceğimiz Tanrı ve “yer-su” inançları ile bir ilgisi mevcut değildir. Bu ilginin
var olabileceği intibaını uyandıran, Türkçe din adamı manasındaki “kam” ile
“şaman” kelimesinin aynı olduğu yolundaki eski bir iddia da, bizzat “şaman”
tabirinin bir Hind-İran dilinde keşfedilmesi ile geçerliliğini kaybetmiştir. Ancak
Türk inancı ile Şamanlık arasında hayret edilecek bir intibak hasıl olmuş ve bu
bilhassa Türkler’deki atalar kültünün, kartal inancının, demirciliğin ve at
kurbanın “Şamanik” vasıf kazanmasında dikkati çekmiştir.
Esasen
Şamanlığın en büyük hususiyeti nüfuz ettiği bölge halkının ruh alemine
bürünme kabiliyetidir: “Vecd”, ruhun gezip dolaşması, tanrılarla irtibat kurması
mevzuunda, eski Türk topluluğunun tabiata atfettiği gizil kuvvetleri istismar etmiş,
yavaş yavaş gelişerek, ona yeni unsurlar ekleyerek, bütün bir maneviyat alemini
belirli bir kadro içine almayı başararak, adeta bir din sağlamlığı kazanmıştır.
Mamafih bu dıştan tesir yalnız eski Türk dinine mahsus değildir. Din tarihçilerine
göre, her dinde bu türden tesirler, birleşmeler, yenilenmeler görülmektedir.
Bozkır
Türkleri’nin dinini şu üç noktada toplamak mümkündür.
|