Bozkır Türk topluluğunun
asıl dini bu idi. Eskiçağlarda başka hiçbir kavim ile iştiraki olmayan bu inanç
sisteminde Tangri (Tanrı) en yüksek varlık olarak itikadın merkezinde yer almıştı.
Yaratıcı, tam iktidar sahibi idi. Aynı zamanda “semavî” mahiyeti haiz olup, çok
kere “Gök-Tanrı” adı ile anılıyordu. Gök-Tanrı telakkisinin, toprakla ilgisi
olmadığı için, avcu, çoban ve hayvan besleyici topluluklara mahsus bulunduğu, bu
itibarla kaynağınin Asya bozkırlarına bağlanması gerektiği umumiyetle
araştırıcılar tarafından kabul olunmuştur
Orta ve kuzey Asya toplulukları için
karakteristik bir sistem olan Gök-Tanrı, doğrudan doğruya “bütün Türkler’in ana
kültü” durumundadır.
Gök-Tanrı itikadının esaslarını
başta Orhun kitabeleri olmak üzere, eski Türk vesikalarından az çok tespit etmek
mümkün oluyor. Tonyukuk kitabesinde çok zikredilen Tangri bazen “türk tangrisi”
şekliyle o çağlarda “milli” bir Tanrı olarak görünmektedir. Göktürkler’in
bir “hakanlık” kurması onun isteği ile olmuştur. Hakan, Türkler’e onun
tarafından verilmiştir. Yani Tanrı Türk halkının istiklali ile alakalanan bir ulu
varlıktır. Savaşlarda onun iradesi üzerine zafere ulaşılır. Türk’ün ve
umumiyetle insanların hayatına Tanrı vasıtasız müdahale eder. Emreden, iradesine
uymayanı cezalandıran Tanrı bağışladığı kut ve ülüg (kıymet)’ü layık
olmayanlardan geri alır.
Ulu Tanrı şafak söktürür bitkiyi
canlandırır. Ölüm de onun iradesine bağlıdır. Can veren tanrı, onu isteğine göre
gelir alır (“Kül-Tegin vadesi gelince öldü. Kişioğlu ölmek için
yaratılmıştır” Kitabeler). “Kara-yol (kanun, hak) Tanrı’dır. Kırılanları
birleştirir, yırtılanları birbirine ular... İnsan diz çökerek Tanrı’ya
yalvarır, kut isterse verir, atlar çoğalır, insanı yalancıyı Tanrı bilir.
Bulgarlar Hıristiyanların (Bizanslılar’ın) iyiliği için çok çalıştılar. Onlar
bunu unuttu. Fakat Tanrı biliyor”. İnsanlar fani, tanrı ebedîdir (Bulgar kitabesi).
Ne kadar dikkate değer ki daha geç
devirlerde Türkler arasında yayılan iptidaî şamanlık eski Türk Gök-Tanrı
telakkisine dokunamamıştır.
Türkler’de Tanrı düşüncesinde
maddî gökyüzünde manada ulu varlık’a doğru bir gelişme dikkati çeker. Orhun
kitabelerinde Türk kozmogonisini tek cümle içinde açıklayan bir ifade şöyledir:
“Üze kök Tangrı asra yagız yir kılındıkta ikin ara kişi oğlu kılınmış...”
(Yukarıda mavi gök, aşağıda yer yaratıldıkta, ikisi arasında insanoğlu
yaratılmış...). Burada “kök-Tangri”nin, gökyüzü olduğu aşikârdır. O halde
Gök-Türk çağında, dünyayı kaplayan, yeryüzünde herşeyi hükmü altında tutan sema’nın bozkırlı gözünde
Tanrı kabul edilmesi mümkündür.
10. asır Oğuzlar’ında da benzer
bir telakki göze çarpar. İbn Fadlan’ın naklettiğine göre, Oğuzlar’dan biri
haksızlığa uğradığı yahut hoşlanmadığı bir iş başına geldiği zaman,
başını göğe kaldırarak “Bir Tanrı”der. 13. asır Uygur’ları da Tanrı’nın
insan veya herhangi bir tasvir şeklinde cisimlendirilemeyeceğine inanıyorlardı. Demek ki, asli Türk itikadında
putçuluk yoktu.
Kitabelerin bir yerinde Tanrı ile
“yer” eşit fonksiyon icra eder gibi görünmekle beraber (“yukarıda Tanrı,
aşağıda yer buyurduğu için” Kitabeler), Gök-Tanrı’nın çok eski zamanlardan
belki -Hunlar’dan- beri tek ulu varlık’ı temsil ettiğine dair deliller vardır.
Hunlar devrinde, üstelik 6-8, asırlarda artık fonksiyonunu kaybetmiş
olan güneş, ay, yıldız tanrılar da mevcuttu. Ancak bu durum Gök-Tanrı’nın,
tıpkı semavi dinler (Musevilik, Hristiyanlık, İslamlık) deki gibi, tek kudret olduğu
keyfiyetini gölgelendirmez. Çünkü dinler tarihinde tesbit edilmiştir ki, hiçbir din,
hiçbir devirde tek itikad ve amelden ibaret olmamış, “hiçbir Tanrıya tek başına
itaat edilmemiş” ve Tanrı daima kutsal sayılan ikinci derecede, yan varlık
inançları ile çevrilmiştir (Semavi dinlerde Tanrı = Allah ile beraber azizlere,
meleklere, resullere, kitaplara da iman edilir).
Türkler’de de Gök-Tanrı
yanındaki: Hun devrinde güneş, ay, yıldızlar ve Gök-Türkler çağında, yer ve
yer-su’lar böylece kutsallar (“aziz’ler) durumundadır (bu sebeple V. Thomsen
“yer-sub” tabirini “saints” = azizler diye tercüme etmişti). 7. asır Bizans
tarihçisi Th. Simocattes, Gök-Türkler’in kutsal saydıkları ateşe, suya, toprağa
tazim ettiklerini, fakat yalnız, yerin göğün yaratıcısı bildikleri Tanrı’ya taptıklarını
belirtmiştir. Yeryüzünde mevcut dinlerde “uluhiyet” konusunda araştırmaları ile
tanınmış W. Schmidt’e göre de, daha Hunlar’da tek tanrılığa doğru oldukça
ileri bir gelişme gözlenen Gök-Tanrı dininde, Tanrı, Gök-Türkler devrinde manevi,
büyük bir kudret haline yükselmiş bulunmakta idi. Tiflis’li St. Abo (790’lardı)
Hazarlar’ın “bir yaratıcı Tanrı” tanıdıklarını söylemiştir. Hazar
başkentine, Bizans’tan St. Cyrill ile mülakatı sırasında (862’de) hakan,
hıristiyanların Tanrının “üçlü kişiliği”ne (Trinity) inandıkları halde
kendilerinin (Türkler’in) tek Tanrı’ya iman ettiklerini belirtmişti.
Bulgar Türkleri de yaratıcı tek
Tanrıya inanıyorlardı. Burada yanlış bir tefsiri önlemek için belirtelim ki, eski
dinlerde görülen, sema ile ilgili inançlarda tanrılar (Babil’de Şamas, Pamir’de
Arso, Azizo, Baolsamin, Mısır’da Amon-re, İran’da Ahura, Hind’de Varuno,
Roma’da Mithra vb.) hep güneşi, ayı,
yıldızları temsil etmişler iken, Türkler’in dininde, bunlara ikinci planda yer
verilerek, bizzat Gök, Tanrı sayılmıştır. Gök dinini bütün öteki dinlerden
ayıran bu hususiyet, bu inanç sistemini, Orhun kitabelerinde ifade edildiği gibi,
Türkler’in “millî” dini haline getirmiştir. Nitekim Tanrı kelimesi de bunu
gösterir.
Tanrı tabiri, aşağı yukarı,
bütün Türk lehçelerinde mevcuttur ve Türkçe’nin temel kelimelerinden biridir.
Eski Türk din adamlarına
umumiyetle “kam” deniyordu. Türk lehçelerinde bu kelime de yaygındır ve ilk olarak
Avrupa Hunları’nda görüldüğü bildirilmiştir (Atakam, Eş-kam). Gök-Tanrı
dininin ne amel (ibadet) şekilleri ve “tangirilik” denilen tapınakları, ne de
“tangrilik” (Irk bitig) adı verilen din adamları kesimi hakkında başkaca bir şey
bilinmiyor.
|