Uzak bozkırlardaki yurtlarından bir daha dönmemek
üzere gelerek, Selçuklu hizmetine giren ve bu devletin şuurlu sevk ve idaresi altında
Bizans sınırlarına yığılan Türkmen kütlelerinin, üstelik yayla iklimi ve bol
otlaklariyle kendi yaşayışlarına son derece elverişli hayat şartlarındaki
Anadolu'ya el koymak istemeleri kadar tabiî bir şey olamazdı. Tuğrul Bey zamanından beri
Azerbaycan ve Erran'da Bizans'a bağlı Ermeni, Gürcü ve Abhaz hükümdarlarının
mağlûp edilmesi ve Gence, Ani, Kars gibi mühim strateji merkezlerinin ele geçirilmesi
ile orta ve Kuzey Anadolu'ya doğru akınlar icrası hayli kolaylaşmış oluyordu. Yine
bu yıllarda Gümüş-tigin, Afşin, Ahmedşah, Sâlar-i Horasan gibi bey ve
kumandanların idaresindeki Türkmen boyları, Selçuklular'a tâbiiyeti kabûl etmiş
küçük Arap hükûmetlerinin sıralandığı güney sınırlarından Anadolu içlerine
akmaktaydı.
İlk bakışta
intizamsız çeteler tarafından yapılmış gibi görünen bu akınlar hakikatte
başıboş olmadığı gibi, esas gaye de sadece ganimet elde etmek değildi. Sultandan
emir alan Türkmenler'in hücum noktaları gayet iyi tertiplenmiş, gidecekleri şehir ve
kasabalar, uğrak mahalleri tesbit edilmişti. Tuğrul Bey'in, Alp Arslan'ın dikkat ve
ısrarla tatbik edegeldikleri akınların daha ziyade askerî yönden ehemmiyetli
yollarla, kalabalık Bizans kuvvetlerinin barınağı kaleler civarında teksif edildiği,
tahrip müfrezelerinin mümkün mertebe az kayıpla düşman askerî yığınaklarını
dağıtmaya çalıştıkları, erzak depolarına, harp malzemelerine karşı faaliyet
gösterdikleri, sultanın umumî tâlimatına aykırı davrananların ağır takibata
uğratıldığı bu harekâtta bütün faaliyetin belli plân dahilinde
yürütüldüğünü ortaya koymaktadır.
Nihayet
kendilerine yeni bir yurt edinmek mecburiyeti ile savaşan Türkmenler'in ruhî
durumlarını da unutulmamak gerekir. Sultanlar hassa ordulariyle imparatorluğun başka
cephelerinde meşgul bulunurken, Türkmenler ve akıncılar, eski Türk harp usûlüne
uygun tarzda, düşmanı yormak, direnme noktalarını hırpalamak, ahâliyi
yıldırmaktan ibaret, gelecek istilâyı kolaylaştırıcı vazifelerini yapıyorlardı.
Küçük çapta, fakat fasılasız olarak, yıllarca süren hazırlık devresinin tek
hedefi Anadolu'yu almak ve onu Türk yurdu hâline getirmekti.
Böylece
1071'den önceki yıllarda, biri dikkati çekmeyecek derecede ufak gruplar hâlinde
görülen Türkmen kütleleri, diğeri de eski parlaklığının artığıyle geçinmeğe
mecbur bir heyûlâ, yâni Bizans İmparatorluğu olmak üzere iki kuvvet karşı
karşıya gelmişti.
Hâdiselerin gelişmesi iki kuvvetten birinin diğerini mutlaka yok etmesini zarurî
kılıyordu. Ya Bizans bütün doğu sınırları boyunca yükselen ve serpintilerini
kendi içinde hissettiği bir istilâ çığını durduracak, yahut Anadolu üzerine gelen
kuvvet oradaki devleti tamamen ezecekti. Malazgirt sahrası tarihin bu kesin
mücadelesinin vukua geldiği yer olmuştur.
Devamı var
|