Melik Rıdvân, Haleb Selçuklu Melikliği'ni
kurduktan sonra hükümdarlık sahasını genişletmeğe çalıştı. İlk önce
beraberinde Vezîr Cenâh ed-Devle olduğu hâlde Suruç üzerine yürümüş, fakat
Artukoğlu Sökmen'in başarılı savunması karşısında buradan çekilerek Ermeni Toros
idaresindeki Urfa'yı zabtetmişti (1096). Melik Rıdvân şehri iç kalesinin idaresini
Antakya valisi Yağı-basan'a vererek Haleb'e döndü. Rıdvân Dımaşk şehrini de
alarak, babasının sağlığındaki topraklara sahip olmak istiyordu. Sonuçta Dımaşk'ı
kuşattı, fakat başarısız oldu.
İki kardeş arasındaki bu hâkimiyet mücadelesinden
faydalanan Fâtimîler, Emîr el-Cüyûş Efdal kumandasındaki bir orduyu Kudüs'e gönderdi.
Fâtımî ordusu kırk gün süren bir kuşatma ve savaştan sonra Kudüs'u Artuk
ailesinden teslim aldı (Ağustos 1096). Melik Rıdvân ise aynı ay içinde Antakya yörelerine
kadar uzanan yağma ve tahrip akınlarında bulundu, daha sonra Dımaşk'ı ele geçirmek
üzere hazırlıklara girişti ise de bu sadece başarısız bir teşebbüs oldu. Çok geçmeden
Melik Dukak, Rıdvân'a mukabele olarak Haleb üzerine yürümeğe teşebbüs etti. İki
taraf orduları Kennesrîn'de karşılaştılar. Rıdvân, Dukak ve beraberindekileri ağır
bir yenilgiye uğrattı (20 Mart 1097). Dukak, Rıdvân'ın tabiiyetini tanımak zorunda
kaldı.
Bu sırada Rıdvân Haleb'deki hâkimiyetini
devam ettirebilmek için Fâtımîlerin desteğine ihtiyaç duymuş ve bu devletle işbirliği
yapmıştı. Bunun neticesinde hâkim olduğu yerlerde dört hafta süreyle Mısır Fâtımî
Halîfesi el-Musta'lî adına hutbe okuttu. Ancak kendi çevresinin şiddetli tepkileri üzerine
hutbe tekrar Abbâsî Halîfesi adına okunmuş ve Rıdvân, Halîfe el-Mustazhîr'den af
dilemişti (1097).
Bu sırada Müslüman ülkelerine batıdan Haçlı Seferleri'nin başladığını görüyoruz.
Anadolu'yu geçen Haçlılar Antakya'yı zabtetmişlerdir (1098). Haçlılar bundan sonra
hâkimiyet sahalarını genişletmeğe çalıştı, Antakya kontu Bohemond Haleb'e bağlı
bazı kaleleri işgâl etti. Bir süre sonra Melik Rıdvân harekete geçerek Haleb çevresinde
Haçlıların eline geçen bir çok yerleri geri almış, bu suretle bir süre için Haçlı
tehlikesinden uzak kalınmıştı.
Fakat bu çok kısa sürmüş, 1105
senesinde Kınnesrin'de Rıdvân ile Haçlılar tekrar karşılaşmışlardı. Ancak Rıdvân
Haçlılar ile yapılan savaşı kaybederek Haleb'e çekilmek zorunda kaldı (1105). Haçlılar
onun bu yenilgisinden yararlanarak Haleb bölgesinde yağma ve istilâya giriştiler.
Büyük Selçuklu sultanı Muhammed
Tapar 1106 yılında Musul bölgesine Emîr Cavlı Sakavu'yu atamıştı. Cavlı Musul'a hâkim
olabilmek için Türkiye Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan ile mücâdeleye girişti ve
Melik Rıdvân'dan da bu husûsta yardım istedi. Rıdvân da askerleriyle birlikte ona
katıldı. Yapılan savaşı kaybeden Kılıç Arslan Hâbûr suyunda boğuldu (1107).
Fakat daha sonra Rıdvân ile Cavlı'nın arası açıldı. Rıdvân bu durumda Antakya
prensi Tancred'e mektup yazarak ondan yardım istedi. Ayrıca Cavlı'nın Haleb'i tehdit
ve onun Suriye'deki Haçlı hâkimiyeti için de bir tehlike teşkil ettiğini bildirdi.
Tancred, Melik Rıdvân ile anlaşırken, Cavlı da Urfa Kontu Baudouin ile birleşti. İki
taraf arasında Tel-Bâşir'deki savaş, Tancred ve Rıdvân lehine neticelendi (Ekim
1108).
Emîr Mevdûd idaresindeki Selçuklu
kuvvetlerinin Urfa'yı kuşatması (1110), Haçlıları bu şehri kurtarmak maksadıyla
bir süre için Suriye'den ayrılmalarına yol açtı. Melik Rıdvân bu fırsattan istifâde
ederek Antakya bölgesine kadar akınlarda bulundu. Daha sonra Antakya'ya dönen Tancred Rıdvân'a
aralarındaki anlaşmanın bozulduğunu bildirerek karşı harekete geçti, önemli bazı
kaleleri zaptederek ve yağma akınları ile bölgeyi büyük zarara soktu. Melik Rıdvân
bu durumda Tancred ile daha ağır şartlarda bir barış yapmak zorunda kaldı (1111).
Melik Rıdvân bir süre
sonra Haçlıların Haleb yöresindeki faaliyetleri sebebiyle güç duruma düşmüş ve
yardım için Büyük Selçuklulara başvurmuştu. Sultan Muhammed Tapar'ın çağrısına
bir çok Müslüman emîr uymuş ve Mevdûd'un idaresindeki bu Selçuklu ordusu,
Joscelin'in elinde bulunan Tel-Bâşir'i kuşatmıştı. Fakat sonuç alınamamıştır.
Melik Rıdvân ise Haleb Selçuklu Melikliği'nin Haçlıların baskısı sonunda yok
olmak tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu Emîr Mevdûd'a bildirerek, Selçuklu
ordusunun Haleb'e gelmesini istedi. Emîr Mevdûd bu arzuyu kabul ederek Haleb bölgesine
geldi. Ancak, muhtemelen Selçuklu askerlerinin sert hareketleri, Rıdvân'ın Haleb kapılarını
kapamasına sebep oldu. Neticede Selçuklu ordusu Haleb önünden ayrılmak zorunda kaldı
(Eylül 1111).
Melik Rıdvân
gittikçe artan Haçlı baskısı karşısında Dımaşk hâkimi Tuğ-Tegin'i Haleb'e
davet etti. Tuğ-Tegin buna uyarak Haleb'e geldi. Neticede Rıdvân ve Tuğ-Tegin bir anlaşma
yaptılar. Buna göre, Tuğ-Tegin Rıdvân adına hutbe okutup, para bastıracaktı
(1112). Çok geçmeden bu anlaşmanın bozulduğunu görüyoruz. Tuğ-Tegin kendisini
tehdit eden Haçlılara karşı bir çok Selçuklu emîrinden, bu arada Melik Rıdvân'dan
da yardım istemişti. Rıdvân muhtemelen yıllık vergi ödediği Antakya Kontu
Roger'den çekinerek bu davete uymadı. Ancak Tuğ-Tegin ve Mevdûd'un Haçlılara karşı
Taberiyye savaşını kazanmalarından sonra yüz atlı gönderdi. Tuğ-Tegin onun bu çekingen
davranışına kızarak, aralarındaki anlaşmayı bozdu (1113). Melik Rıdvân bu olaydan
sonra çok yaşamamış, şiddetli bir hastalığa yakalanarak 10 Aralık 1113'de Haleb'te
ölmüştür.
Melik Rıdvân'ın
ölümünden sonra Haleb Melikliği'nin başına onaltı yaşındaki oğlu Alp Arslan
el-Ahras geçirildi. Ancak, idare tamamıyla atabegi olan Hadım Lü'lü'nün elinde
bulunuyordu. Bu devrede Haleb'deki Bâtınîlerden şikâyetler artmıştı. Sultan
Muhammed Tapar bir elçi göndererek Bâtınîlere karşı harekete geçilmesi ve onların
liderlerinin öldürülmesi için emir verilmesini istedi. Alp Arslan bu isteğe uyarak
bir kısım reisleri öldürttü. Bâtınîlerden nefret eden Haleb halkı da bu harekâta
katılmıştı. Ancak Alp Arslan'ın meliklik devresi kısa sürdü. Yakınlarının
tavsiyesi ile yardım için Tuğ-Tegin'e başvurdu, hatta Dımaşk'a dostça bir ziyaret
yaptı. Tuğ-Tegin de onun müracaatını müsbet karşılamıştı. Diğer taraftan
Atabeg Lü'lü onun sorumsuzca davranışlarından ve Atabeg Tuğ-Tegin'in isteğine göre
hareket edebileceğinden korkmuş, ayrıca kendi hayatını da tehlikede görerek Alp
Arslan'ı öldürtmüştü (Eylül 1114).
Atabeg Lü'lü,
Alp Arslan'ın yerine altı yaşındaki kardeşi Sultan-şâh'ı tahta çıkardı. Böylece
bir süre için devletin gerçek idarecisi oldu. Ancak kudretli bir melikin yokluğu ve
ordusunun sayıca az olması, Haleb Melikliği'ni sadece adı geçen şehri savunmak
durumunda bırakmıştı. Lü'lü ise hükümranlığını sürdürebilmek için; Haçlılar,
Tuğ-Tegin ve Sultan Muhammed'den destek ve aynı maksatla zaman zaman da Artuklu İlgazî'ye
başvuruyordu. Nihâyet 1117 yılında Lü'lü bir yolculuk sırasında beraberindeki Türk
müfrezesi tarafından öldürüldü. Daha sonra idareyi başka hadımlar ele geçirdi.
Sultan-şâh zâten yaşça küçük olduğundan sadece ismen melikti. Haleb şehri bu iç
karışıklıklar sebebiyle Haçlıların yağma ve istilâsından kurtulamayacak bir
durumda idi. Artuklu İlgazî 1117'de Haleb'i geçici olarak almıştı. Ertesi yıl sıkıntı
içindeki halkın çağrısı ile İlgazî Haleb'e tamamen hâkim oldu. ve Sultan-şâh'ı
da hapsetti (1118). Bu suretle Haleb Melikliği, dolayısıyla Suriye Selçuklu Devleti,
sona ermiş oluyordu.
|