"Tanrı devlet güneşini Türkler'in burcunda
doğdurmuş, göklerdeki dairelere benzeyen devletleri
onun saltanatı etrafında döndürmüş, Türkler'i
yeryüzünün hâkimi yapmıştır."
Kaşgarlı Mahmud
Türk tarihinin bu safhasında
kurulan siyasî teşekküller artık "Bozkır ili" değildir. Sosyal durum,
iktisadî hayat, idarî ve askerî yönlerden olduğu gibi, dil, edebiyat, san'at
itibariyle Türkler yeni bölge ve kültür şartlarının gerektirdiği anlayışlara da
uymuşlardır, dolayısiyle eskisinden oldukça farklı bir hüviyyete bürünmüşlerdir.
Bu şartlardan biri, İslâmiyetin, dünyevî faaliyetleri de kadrolayan kitabî bir din
olması, diğeri de yerli halkın, islâmî akîde ve müesseselerle birlikte, eski İran
(Sâsânî) geleneklerinden bir kısmını yaşamakta devam etmesidir.
Türkler, hâkimiyetleri esnasında, müslüman kütlelerce alışılmış ve onları
tedirgin etmiyen gelenek ve kuruluşlara müdahale etmemişlerdir. Bu itibarla: Sosyal
tabakalaşmanın devamı, halk dili Farsça ile Kur'ân dili Arapçanın konuşma ve
yazışmada kullanılması, edebiyatta, dinî ve ilmî eserlerde bu dillerin geçerli
olması, Türk idareciler tarafından islâmî isimler, unvanlar, lâkaplar alınması,
mevcut hükûmet teşkilâtının adları ile birlikte muhafaza edilmesi, devleti koruma
hizmetine yerli unsurların iştirak ettirilmesi ve islâmın inanç ve ideallerinin
devlette hâkim bir mânevî güç durumuna yükselmesi bu Türk siyasî teşekküllerinin
özellikleri olmuşlardır.

Fakat bu Türk devletleri tam bir "islâm devleti" de değildir. Aradaki farklar
temelde ve özde olduğu için mühimdir. Türk-İslâm devletinin islâm devletinden
ayrıldığı noktalar özellikle: Hükümranlık anlayışı, devlette askerî karakter,
cemiyette dinî davranış, toprak rejimi ve sosyal haklarda belirir. O hâlde bu Türk
devletleri islâm dininin hâkim bulunduğu ülkelerde mevcut "kültür
çevresi" değerleri ile, Bozkır Türk siyasî, sosyal, hukukî örf ve
geleneklerinin birbiri ile ahenkli şekilde kaynaştığı kendine has karaktere sahip
teşekküllerdir.
Bu
kaynaşma tabiatiyle pek kolay olmamış, uzunca bir geçiş merhalesi gerektirmiştir.
Türkler'in münferiden veya küçük âileler hâlinde hilâfet hizmetine girmeleri bir
yana bırakılırsa, ilk İslâm-Türk siyasî kuruluşu olan Kara-Hanlılar zamanı bu
"geçiş"in devlet seviyesindeki devresini teşkil eder. Gerçekten Orta Asya'da
halkı yüzde yüze yakın Türk asıllı bir sahada kurulduğu için siyasî, içtimaî
ve hukukî yönden Türk olan Karahanlı devleti, dinî açıdan islâmiyeti temsil
etmekte, Türk-İslâm cemiyet tipine doğru köprü vazifesini görmüş bulunuyordu.
Gelişme Selçuklular'la tamamlandı.
Gazneli
devletinde bu sonuç alınamazdı, çünkü yabancı etnik kütle üzerinde ancak ince bir
tabaka meydana getiren ve İslâm dünyasının kenarında faaliyete geçen Gazneli
idarecilerinin bir yandan yerli unsura dayanmak mecburiyeti, diğer taraftan
siyasetlerinin daha çok dışa (Hindistan'a) dönük bulunması onları böyle bir
imkândan yoksun bırakmıştı. Halbuki Selçuklu Devleti müslüman ülkelerin
ortasında kurulmuş ve bütün siyasî, iktisadî, dinî icraatı doğrudan doğruya bu
memleketlerin meselelerine, Türk ve yerli müslüman halkın arzu ve ihtiyaçlarının
tatminine yönelmişti. Böylece, bilhassa bahis konusu "kaynaşma"yı
gerçekleştirmek suretiyle Türk-İslâm devlet ve cemiyetini yaratmağı başaran
Büyük Selçuklu İmparatorluğu zamanı, sonraki bin yıllık tarihe damgasını vuran
bir "büyük çağ" vasfını taşımaktadır.
|