İslâm kültür çevresinde Türkler daha ziyade
şiî mensubu İranlılar'la temas kurmalarına rağmen, büyük çoğunlukla sünnî
idiler. Çünkü İranî geleneklerle ilgisi az olan sünnîlik, aynı zamanda Türk
düşüncesine uygun düşen bir aklîliği ihtiva ediyordu. Türkler sünnîliğin dört
kolundan biri olan "hanefîlik"i benimsemişlerdi. Sebebi de, bu mezhebin
insanda irâdeyi tanıyarak ilâhi emri akıl ve delillerle isbata cevaz vermesi ve bazı
hukukî esaslarının, Türk asıldan geldiği sanılan Semerkand'lı Ebû
Mansûr'ul-Mâturîdî(ölm. 944) tarafından Mâveraünnehir Türk çevresinde işlenmiş
bulunması idi ve dolayısiyle hanefîliğin islâmî hukuk nizamını zaman ve
şartların icaplarına uydurmağı mümkün kılmak vb. yönleri ile gerçekçi ve
tatbikî yanı yüksekti.
Türk devlet zihniyeti açısından pek tatminkâr olan bu duruma ilâveten, Abbâsî
halifelerinin de aynı mezhebi temsil etmeleri İslâm Türk devletleri ile hilâfet
arasındaki münasebetleri iyice kuvvetlendiriyordu. Bundan dolayı Selçuklu
başbuğlarının Horasan'da siyaset sahnesine çakışlarını Abbasî halifesi alâka
ile karşılamış ve onlarla süratle temas kurma imkânları aramıştı. Tuğrul Bey'in
Nişâpûr'a birinci girisinde(1038) halife El-Kaaim tarafından Selçuklular'a
gönderilen elçi, kaynaklara göre, Türkmenler'in tahribat yapmamalarını tembih
vazifesi almış ise de, tahribatın bütün memlekette esasen süregelmekte olduğu
sırada halifenin davranışındaki gerçek maksat aşikârdı.
Nitekim Selçuklu
fütûhatı ilerleyip yeni devletin kudreti bütün İran'da hissedildiği ve korkuya
kapılan şiî Buveyhîler'in Bağdat'da ve civarında baskıyı artırdıkları zaman
bizzat halifenin Selçuklu sultanını Bağdad'a davet etmesi de bunu gösterir. Böylece
Selçuklu siyasetenin temel prensiplerinden biri olarak şiîlik ve kolları ile mücadele
belirmiş oluyordu.
Burada şiîliğe cephe alma ile devletteki "dinî tolerans" arasında bir
çelişki bahis konusu değildir. Çünkü daha ortaya çıktığı anlardan itibaren
siyasî vasıf kazanmış olduğu bilinen şiîlik 11. yüzyılda Fâtimîler tarafından,
bi şiî devletin maddî ve mânevî desteği ile, sünnî islâm memleketlerini
karışıklığa düşürmek için, en kuvvetli silah olarak kullanılıyordu.
Irak ve güney İran'ı
ellerinde tutan şiî Buveyhîler (932-1055) Abbâsî halifelerini tahakkümleri altına
almışlardı ki, bu durum büyük çoğunluğu sünnî olan doğu-islâm ahalisini
ziyadesi ile tedirgin bırakmıştı. Üstelik iktidardan faydalanarak aynı ülkelerde
şiîliğin yayılması için kesif faaliyette bulunulması akîde itibariyle şiîlerle
uzlaşması güç sünnî çevrelerde mevcut endişeyi büsbütün artırıyordu. Devrin
ünlü Buveyhî kumandanı Arslan'ul-Besâsîrî her zaman Fâtimîler'le işbirliği
yapabilen aşırı bir şiî idi ve İran'ın hemen her tarafında çeşitli adlar
altında birçok rafızî zümreler faaliyet hâlinde bulunuyorlardı.
Tanınmış yazar
Abd'ul-Kaahir Bağdadî (ölm. 1038)'ye göre bu tür mezheplerin sayısı 70'den fazla
idi. Halk yönünden en büyük ıstırap kaynaklarından biri olan bu ayrılığa son
vermek üzere Buveyhî devletini ortadan kaldıran Sultan Tuğrul Bey'in, Bağdad'da
törenle "Doğu ve Batı hükümdarı" ilân edilmesi, aynı zamanda, bu
Selçuklu dinî siyasetinin hilâfetçe de resmen tasvibinden başka bir şey değildi.
Devamı Var
|