Bu itibarla Türk-İslâm devletlerinde Sûfîlere de
müsamahalı davranılmış, hele bunların büyüklerine saygı gösterilmiştir.
Sûfîlik, o devirde kuvvetli bir cereyan hâlinde idi. "Çoklukla birlik" veya
"Varlık birliği"(Vahdet-i vücut) diye ifadelendirilen ve hususî mânâsı
ile canlı-cansız herşeyin tek varlık olan Allah'da birleştiği, kâinatın Allah'ın
belirtilerinden ibaret olduğu, hikmet, akıl, bilgi ve adaletin O'nun mânevî
kudretinden doğduğu, en mükemmel yaratık olan insanın Allah'ın cüz'ü bulunduğu,
gerçek'in akıl yolu ile edinilen bilgi ile değil, ancak sınır tanımaz his ile
kavranabileceği görüşü olan Sûfîlik, Hindistan, Akdeniz ve Orta Asya fikir
cereyanlarının birleşme noktası Türkistan ve bilhassa Horasan'da en canlı çevresini
bulmuş ve bu durum 11. asırdan itibaren Türk-İslâm ülkelerinin türlü tarîkatlar
içinde çalkalanmasına yol açmıştı.
Mü'minlere kesin şart ve kaideler hâlinde bir çok vecîbeler yükleyen Kitap
(Kur'ân)dan ziyade duyguya itibar ettikleri için medreseye cephe alarak raksı ve
musikiyi ön plâna çıkaran ve zaviyelerde, hangahlarda rûhanî bir hava içinde,
tekellüfsüz yaşayan sûfîler (şeyh ve dervişler), İslâm dogmatizmine intibakta
güçlük çeken bozkırlı Türkmen kütleleri üzerinde tesirli oluyorlardı. Aslında
da kitabî din öğretimi ile vazifeli medreseler daha lâyıkı ile kuvvetlenemediği
için dinî bilgiler Sûfîlik telâkkileri ile oldukça karışık bir şekilde
yürümekte idi. Bu dönemin din bilginleri islâmî akîdelerle sûfîlik arasındaki
çelişkiyi yumuşatmağa çalışılorlardı. Başarıya ünlü kelâmcı Gazzâlî
(ölm. 1111) ulaştı. İslâm dünyasında Fârabî (ölm. 950) ile canlandığı bilinen
Eski Yunan felsefî düşüncesini red ederek, dinî felsefenin çeşitli konularında
yazdığı kitap ve risâlelerinde sağlam mantıka dayalı ikna edici delillerle
uzlaştırmağa muvaffak olduğu Kelâm-tasavvuf yolu ile Gazzâlî asırlarca İslâm
dünyasının aydın çevrelerinde çok tesirli olan İslâm sûfîliğinin esaslarını
kurmuştu.
Bir yandan Haçlı
ordularının sarsıntıya uğrattığı bir yandan da Bâtınî hareketlerinin
yıpratmağa koyulduğu İslâm mânevî birliğini tehlikeden korumak için İslâm
dünyasında bu yeni sûfîlik anlayışı ile her türlü yıkıcılığa göğüs
germeğe muktedir bir rûhî huzur sağlamak maksadını güttüğü belli olan bu büyük
mütefekkirin düşünceleri o tarihte bir hayatî gerçeğe uygun düşüyor, bir
içtimaî ihtiyaca cevap veriyordu. Büyük çoğunluğu sünnî'lik çizgisinde olarak
sûfiyane görüşlerin teşkilâtlanmasından ibaret tarîkatlar aynı mânevî sükûnu
temine çalışırlardı.
Türk-İslâm devrinde
yaygın dört büyük tarîkat bilhassa toplayıcı vasıfları ile mühim idiler:
Abdulkaadir Gilânî (ölm. 1166) tarafından kurulup Hindistan'a ve İspanya'ya kadar
yayılan Kaadirî'lik, Harezmşahlar zamanında Şeyh Necm'üd-din Kübrâ (ölm.
1221)'nın kurduğu Kübrevî'lik, Anadolu'da Muhyiddîn İbn'ül Arabî (=Şeyh-i Ekber,
ölm. 1240) tarafından kurulan Ekberî'lik arasında bilhassa ikincisi, eski Türk
"alp"lik telâkkilerini yansıtan "melâmeti" fikirleri ile, Türk
psikolojisini oldukça tatmin edici esaslar ihtiva ediyor ve Anadolu'da İran sûfîliği
yanı baskın "Mevlevîlik"e temel vermiş oluyordu.
Dördüncü büyük tarîkat
olan Yesevîlik, Türkistan'da Yesi şehrinden Hâce Ahmed Yesevî (ölm. 1166)
tarafından kurulmuş olup, tarîkat dili de Türkçe idi (Yesevî'nin
"Hikmet"leri). Bozkırlı Türkler arasında çok sevilen Hakîm Süleyman Ata
(ölm. 1186) sûfîliğe dair eserleri ile tananmış bir Yesevî idi. Yesevîlik
Türkistan'dan ve kuzey bozkırlarından başka, Altun-ordu sahasında, Afganistan'da,
Horasan bölgesinde yayılırken, bir yandan da Mâveraünnehir'de Nakşbendîlik
(kurucusu Bahâ'üd-din Nakşbend, ölm. 1389) ve Anadolu'da Bektaşîlik ve benzeri
tarîkatlerin ortaya çıkışlarını hazırlamıştı.
Devamı Var
|