Sayfayı Yazdır

Felsefe ve İlim  


       İslâm felsefesinin, biri eski Yunan felsefesine, diğeri sûfîliğe dayalı olarak iki yanlı bir gelişme takip ettiği ve her iki cephesi ile de Türk düşüncesi ile ilgili bulunduğu görülmektedir. Türkler'den önce İslâm dünyasında Kelâm münakaşaları içinde yetişmiş ünlü sûfîler vardı, fakat bunlar mahallî ve münferid kişilerdi. Sûfîliğin asıl, siyaset dışı belirli görüşler etrafında merkezîleşerek, serbest tarîkatler hâlinde teşkilânması, daha ziyade dinî ve fikrî tolerans çağı olan Türk-İslâm hâkimiyeti devrinde meydana gelmiştir. Diğer taraftan Halife El-Me'mun zamanının (813-833) büyük tercüme faaliyeti ile islâm zihniyetine müfuza başlayan Yunan felsefesi tam başarısını Türkler'e borçlu idi. Çünkü karakteri madde, ölçü, mantık ve faydacılık olan Yunan düşüncesi, temelinde peygamberlik ve mûcizelerin yattığı "Sâmî" düşünceden kaynak alan islâm düşüncesinden ziyade gerçekçi Türk düşüncesine yakındı.

      Bundan dolayı Yunan felsefesi, islâm fikir hayatında ilk hakikî temsilci olarak Fârâbî'yi (ölm. 950) bulmuştur. Seyhun nehri kıyılarında Oğuzlar'ın Karacuk (Fârâb) şehrinde doğan Uzlug oğlu Muhammed Fârâbî metafizik, fizik, astronomi, mantık, psikoloji, siyaset vb.'ye dair yazdığı 160 kadar kitap ve risalesi ile Aristoteles'in hemen bütün fikirlerini en iyi açıkladığı için "Muallim-sânî" lâkabı ile tanınmış, batıda "Al-Pharabius" diye şöhret yapmış ve eserlerinden çoğu daha o asırlarda lâtinceye çevrilerek yüksek dereceli okullarda ders kitabı olmuştur.

      Fârâbî'nin felsefe ile dinî (akıl ile inanç) uzlaştırma konusunda açtığı çığır ibn Sînâ ile doğuda ve hıristiyan ilâhiyatçısı Aquino'lu Thomas (ölm. 1274) ile Batıda tâkip edilmiştir. Siyaset mevzuunu inceleyen Fârâbî'nin "hürriyet"i izah tarzı da çok ilgi çekicidir: "Doğru düşünen ve düşündüğünü yapmak iradesine sahip olan bir insan hürdür. Hem doğru düşünmeden hem iradeden mahrum ise behîmî (hayvan)dir. Doğru düşünüp te iradesi yok ise o, köledir. İlim ve felsefe ile meşgul kimselerden bazıları kölelikte öteki insanlardan geri kalmazlar. Bunların bilgilerinden fayda gelmiyeceği gibi, kendileri de diğer ilim erbabı için utanç sebebi olurlar."

      Diğer büyük filozof ve tabib İbn Sînâ'nın (ölm. 1037), Mâveraünnehir kültür çevresinde yetişmesi ve felsefî bilgisinin esaslarını Fârâbî'den alması İslâm-Türk kültürünün yüceliğini gösterir. Tıp, mantık, fizik, tabiiyat, ahlâk, din felsefesi vb. sahalarında 220 civarındaki eseri ile ilim ve fikir dünyasına yenilikler getiren İbn Sînâ (Batı'da Avicenna), islâmın en büyük filozoflarından 2.si olarak Doğuda ve Batıda çok tesir yaratmış, kitaplarından çoğu lâtinceye çevrilerek öğretim kuruluşlarında okutulmuştur.

      Fârâbî'nin açıp İbn Sînâ'nın geliştirdiği yeni islâm düşüncesi yolunda ilerleyenler, hattâ onu daha da kuvvetlendirmeğe çalışanlar olduğu gibi, Fahr'üd-dîn Râzî, Muhy'id-dîn Arabî, İbn Rüşd ve Gazâlî vb. büyük şahsiyetler de aynı "ekol"den feyz almışlardır. Ancak bunlar yeni felsefeyi olgunlaştırmağa ve yaymağa muvaffak olamamışlar, üstelik Gazzâlî ile Muhy-id-dîn Arabî müsbet felsefenin başka mecraya sürüklenmesinde başlıca rol oynamışlardır. Böylece gerçek felsefe hızını kesmiş ve yerini tedricen sûfîliğe bırakmağa mecbur olmuştur.

       Bilhassa Gazzalî müsbet felsefeye karşı mücadeleyi en iyi veren mütefekkir idi. Onun meşhur Tehâfüt'ül-felâsife (Filozofların yıkılışı) adlı eseri Râzî'nin tenkidlerine uğramış ve özellikle İbn Rüşd'ün (ölm. 1198) kaleminde şiddetli bir direnç ile karşılaşmış (Tehâfüt'ül-Tehâfüt) ise de, siyasî ve sosyal çalkantılar içinde bocalayan doğuda Gazzâlî sûfîliğin tesiri azaltılamamış, düşüncesi din çerçevesini kıramamış, halk kütleleri tarafından benimsendiği bilinen çeşitli râfızî telâkkiler de yüksek din felsefesi seviyesinin büsbütün düşmesine yol açmıştır.

Devamı var 

Geri

  İleri

Copyright  © 2001