 |
Celâleddîn Hârezmşâh
(1220-1231) |
Sultan Alâeddîn Muhammed ölmeden önce yerine oğlu
Celâleddîn Hârezmşâh'ın geçmesini vasiyet etmişti. Celâleddîn'i iki kardeşi ile
bazı emîrler öldürmek istemişler, o da Hârezm'den Horasan'a kaçmak zorunda kalmıştı.
Zaten Moğollar yüzünden orada kalması imkânsızdı. Celâleddîn bundan sonra Moğollar
önünden her zaman kaçmak zorunda kaldı. Önce Gazne'ye, oradan da Hindistan'a gitti.
-
- Hindistan'da üç yıl
kadar ikâmet etti. Sonra Kirmân'a geçerek sırasıyla Fârs, Isfahan ve Irak-ı Acem bölgesine
gitti. Receb 1225 Temmuz'unda Tebriz'i ele geçirerek karargâhını bu şehirde kurdu.
Celâleddîn bundan sonraki hayatı etraftaki devletler ile mücadele içinde geçti.
Azerbaycan Atabegleri, Gürcüler, Eyyûbîler, Moğollar ve Türkiye Selçukluları mücadele
ettiği devletler idi. O, 1229 Ağustosu'nda Eyyûbîlerin elinde bulunan Ahlat'ı kuşatmış,
14 Mayıs 1230'da ise şehri zabtetmişti.
-
- Bu kuşatma yüzünden
Ahlat harap olmuştu. Bu Türk şehrinin harap olması Celâleddîn'e prestij yönünden
çok şeyler kaybettirdi. Nitekim birleşik Eyyûbî-Türkiye Selçukluları orduları onu
Yassı-Çimen'de ağır bir yenilgi'ye uğrattılar (10 Ağustos 1230). Bundan sonra Moğollar,
Sultan Celâleddîn 'i ortadan kaldırmak için harekete geçtiler. Celâleddîn Türkiye
Selçukluları ve Eyyûbilere ittifak teklif ederek, Moğol tehlikesine kendisinin engel
olabileceğini söyledi ise de bu isteği kabûl edilmedi. Üst üste Moğolların baskınına
uğrayarak herşeyini kaybetti.
-
- Nihayet Meyyâfârıkîn
taraflarına kaçmak isterken dağlarda Kürtler tarafından öldürüldü (Ağustos
1231). Böylece Hârezmşâhlar Devleti'nin son temsilcisi, Hârezm'den çok uzakta, hayâtını
kaybetmiş oluyordu.
-
- Hârezm, İslam dünyasının,
Uzak-doğu, bozkırlardaki göçebeler ve kısmen Rusya ve Baltık ülkeleri arasında
irtibatı sağlayan bir mevkie sahipti. Bölge'nin bu coğrafî yeri, Hârezm halkının
ticarette önemli bir yer oynamasına imkân veriyordu. Hârezm, halkı büyük sulama
tesisleri ile ziraatı ileri bir seviyeye ulaştırmışlardı. Ayrıca Hârezmşâhlar
bozkırlarda yaşayan ve İslâm dînini henüz kabûl etmemiş olan göçebe Türk
kabilelerine karşı İslâm dünyasının bir kısım hudutlarını korumak görevini de
yüklenmişlerdi.
|
|